20 Şubat 2012 Pazartesi

Türkçe Dilbilgisi Kitabı


Sevgili arkadaşım Tina Zogopoulou'nun süzgecinden kırk kez geçtikten sonra, Perugia yayınları tarafından yayınlanan Yunanca açıklamalı Türkçe dil bilgisi kitabı, aynı kategorideki diğer örneklerinden daha detaylı, alıştırmalara daha çok yer veren ve çok hassas dengeleri ön plana çıkaran iyi bir çalışma. 
İlgililere gururla duyurulur! 


Bir gün Kordon'da kahve içerken -her zaman az konuşan ve çok iş yapan- Tina bu çalışmadan bahsettiğinde, ithaf kısmına yazacaklarını çoktan şekillendirmişti. Benden bahsedeceğini söylediğinde elbette çok heyecanlandım ama bunu gerçekten yaptığını görünce çok başka türlü hissettim kendimi; benzersiz bir onur bu. 




Geçen yaz, Tina kitaba bir göz atmamı istemişti. Öyle yaptım. Elden geçirdikten sonra notlarımla beraber geri gönderdim. Teşekkürnameye de eklemiş beni. 
Bir sürü kitap çevirim var, çok çocuklu bir kadın olmak keyifli ama nedense bu sefer daha yoğun bir haz aldım. Bu doğum herkese uğurlu olsun!

18 Şubat 2012 Cumartesi

İki memleket bir tabakta


Acı çekiyorum çünkü arkadaşlarımı merak ediyorum. 
Hayır üzülmemem, etkilenmemem mümkün değil çünkü şu anda Atina'da marketten çıkan insanların ellerindeki alışveriş poşetleri çalınıyor. Canım Aspa, Ağustostan beri maaşını alamıyor. Alan da 450 Euro'yla ne yapabilir ki? Habire dolabı açıp bakıyorum, postada bozulmayacak ne varsa paketleyip göndermeye çalışıyorum ki bu neyi çözer? Hiç...hiç birşeyi! Kış başında mümkün olduğunca herkese tohum göndermiştim. Balkonlarda yetişiyor şimdi tohumlar. Kış, soğuk...evler buz gibi, elektrik pahallı. Yüreğimde bir ağırlık, yüreğim kanıyor. Eminim içinizden birileri "Aman o kadar siesta yapmasaydı" diyecektir. 
Benim arkadaşlarım öyle değil! Çoğu iki iş yapan insanlar, okuyan, düşünen insanlar.
Yıllarca kırk elekten geçmiş insanlar. Dürüst oldukları için şu anda bir geçmişimiz var. 
Tarih boyunca milyonlarca kez sahnelenmiş, hep gişe rekorları kırmış bir oyun bu. Perdenin ardında oyun içinde başka oyunlar var. Bugün, 18 Şubat 2012, tüm dünyada "Hepimiz Yunan'ız" sloganı yayımlanıyor.

Acılıyım çünkü psikolojik temelde Türkiye annem benim için, Yunanistan babam. 
Kocaman göbeğine sarılmayı çok özlediğim, düşüncelerimde bile olsa beslemekten haz aldığım, mutlu olduğum, güleç yüzlü babam. Ve ne yardan ne de serden geçemem ben. Seçim yapılacak bir durum değil ki bu. Zihnimin bir kısmını söküp atamam, üstelik neden atayım?! 
Acısıyla, tatlısıyla bütün parçalarımı seviyorum, zira onlardır beni ben yapan, renklerimi oluşturan. 

Kasılmış halde mutfağa girdim. Yorgo ve Harula'nın hediyesi, altta duran yuvarlak kesilmiş, acılı peynirden kestim bir dilim. Sonra onun sol üst tarafındaki kendi yaptığım zeytinlerden koydum tabağa. Yine Yorgo'ların verdiği üstte duran susamlı peynirden ilave ettim. İri Kalamata zeytinleri Vassili'nin imalatı. Hem de içinde bir bardak portakal suyu, bir bardak turunç suyu ve kekik var, nasıl yakışmış çekiçteye...Yanıbaşına taht kuran füme Girit gravyeri. Ve o gördüğünüz zeytin çekirdeğinden daha küçük zeytinler yine Girit mahsulü. Nasıl tarif etsem, çekirdeği serçe gözü kadar -resim aldatmasın sizi- ve ağızda bıraktığı baskın tat öyle keyifli ki...Peksimetler her zamanki gibi "Mana" marka. 

Ben bu tabağım. Renklerimi, tatlarımı seviyorum. 
Kim ne derse desin, isteyen anlasın, istemeyen anlamasın, tabağımdakileri sevmekten, üstelik herhangi bir karşılık beklemeksizin sevmekten vazgeçmeyeceğim. 

12 Şubat 2012 Pazar

My precious, my beloved, my lovely taiyaki pan...oh my... :)

Kendilerini önce youtube'da sonra amazon'da gördüm. Bir heyecan bende, ben bunda peynir eritirim, yumurta yaparım, ekmekçikler yaparım, krep yaparım diye...Gece yattım taiyaki pan diye, sabah kalktım taiyaki pan diye :) 


Lakin ülke seçenekleri arasında Türkiye çıkmıyordu. Sinirlendim, küstüm, kimsenin haberi olmadı ama ben kendi kendime bi haller oldum! Gerçi sonra taiyaki pan ağır bastı ve aldım, ablamın adresine postalandı. 
Nur'um paketin içine spring rolls, nori, kombu vb. eklemiş ve gönderdi ama paket bana ulaşmadı, haber kağıdı da ulaşmadı. Sürekli paket alan ve paket gönderen biri olarak bu pek sık yaşadığım bir durum değil ama PTT'nin azizliğine uğradık bu sefer. 


Selanik'ten döndükten 2 gün sonra nihayet geldi! 
Çok ama çook mutluyum, benim artık taiyaki pan'im var. 
Efendim orijinal tarife sadık kalmak istersek cooking with the dog sanırım doğru kaynak. 

krep hamuru için: 
100 gr. un
3/2 y.k. soda (opsiyonel) 
2 y.k. şeker
1 yumurta
100 ml. su
iç malzeme: 
250 gr fasulye
250 gr şeker
1 tutam tuz. 

Asıl tarifte -videoda da göreceğiniz gibi- içine şekerli fasulye koyuluyor. Ben bu sefer reçelle yedim, bir dahaki sefer kestaneli yapmayı planlıyorum :)


(Kahverengi deri sırt çantamı aldığımda bir süre onunla uyumuştum, siyah deri sırt çantamı aldığımda da aynı şeyi yaptım. Şimdi sanırım yeni oyuncağım, taiyaki pan'e sarılıp uyuma zamanı!)

11 Şubat 2012 Cumartesi

Başak

9 Şubat'ta Evin Delisi'yle tanışalı tam iki yıl oldu ve biz bunu kutlamaya karar verdik :)
Yok yok öyle sıradan bir blog arkadaşlığı değil bizimkisi, bunu tartışmayacağım bile. Bizimki -saat farkına inat- kıtalar arası fıkır fıkır kaynayan bir tencere! 
Okyanus aşırı karşılıklı içilen kahvelerle bezenmiş, en dibe vurduğumuz anlarda inceliklerle birbirine omuz uzatmış, insanın içini ferahlatan, hafifleten, düşündüren, çook ama çok güldüren ve öte yandan sıcak su torbası etkisi yaratan bir durum bu. 
Beni betterworldbooks müptelası yapmaktan sorumludur mesela. Sand Dollar'ların gücüne inanmamı sağlayan, 'kır artık şunları!' diye taaa dünyanın öteki ucundan fırça atan, bulutlarımı dağıtmak için işini gücünü bırakıp bana sayfalar boyu hazırladığı film listelerini gönderen, hiçbir şey ispatlamaya çalışmayan, olduğu gibi görünen, vıcık vıcık işlerden ve ilişkilerden kendini uzak tutma mücadelesi vererek ışıltısını korumak gibi zor ama onurlu bir patikadan giden, harbi, bence sahne sanatlarına el atması gereken, etrafındakiler gülümserken mutlu olan, hayatıma bütün parlaklığıyla yansımış, envai çeşit renklere bezeli bir ışık benim için Başak.
Ama ennnn çok, 4.25' deki zıplayan ve zıplatan bir ruh o :) 
Son yıllarda başıma gelen ve hep başımda olmasını istediğim böceğim, biliyor musun içimden bir ses Çin Seddine veya canımız nereye isterse oraya uzanan yolda dört kişi olacağımızı söylüyor :) 
İyi ki varsın!

5 Şubat 2012 Pazar

Selanik

Yolculuklar ne kadar elzem insan hayatında? Başka bir mekanda kendini tanımlamak, yeniden başka yepyeni renklere bezemek, çoğalmak, yeşermek, hatta belki daha dik yürümeyi ve kesinlikle hürlüğü getiriyor beraberinde. 

Ama bu yolculuğun sebebi başkaydı. Selanik'te yaşayan Giritli bir arkadaşımın sağlık sorunları nedeniyle onu görmem gerekiyordu. O yüzden gümrüğü geçtikten sonra hazır Yunan hattımı telefona takmışken, kimseleri arayamadığım için anlayışınıza sığınıyorum. 
Sevgili Harula ve Yorgo'yla şu gördüğünüz iki kanepede, geç saatlere kadar çok keyifli, doyulmaz sohbetler yaşadık. Hayatın içinden, sıkıntıların dışından geçtik -çok büyük bir isim olan Theo Angelopoulos'un talihsiz kaybı dışında, keyfimizi kaçıracak tüm konu başlıklarını yok saydık. 
Giritli damarımızı, olumsuzluklara inat gülümsemek için kullandık. Kendi üzerimizde denediğimiz bu yöntem kesinlikle işe yaradı.



İzmir'in ikiz kardeşi, Girit'ten sonra benim için ikinciliği alan sevdiceğim, Selanik. 
Yolun diğer ucunda duran, Osmanlı yapımı Lefkos Pirgos (Beyaz Kule) şehrin sembolü.

Aristotelis caddesinin hemen arkasındaki balık hali. 

Her gittiğim yerde, illaki ve öncelikli olarak balık haline girme alışkanlığımın olduğunu şimdi yazarken bir kez daha farketmiş bulunmaktayım.

Fiyatlar nasıl sizce?

Aristotelis'i hiç bu kadar boş görmemiştim. Kitapçıları dolaşırken hiç tek müşteri olmamıştım. 

Harula'yla şehrin surlarına çıktık. Bir kez daha dokundum duvarlarına, bir kez daha fısıldadım içimdekileri. 
İşte tam buradan, ta sahildeki Beyaz Kule'ye kadar uzanıyormuş eskiden surlar. 
7 Kule zindanlarının adını anmak bile hala ürkütücü. 
Yalancı güneşi sırtlanıp, sıcak evimize döndük ve damla sakızlı İzmir sahlepi içtik o gün.

Theo'cuğumun yeğeni, Maria'nın kardeşinin mekanı 'Sta Kala Kathoumena'. 
Yolunuz düşmese de, düşürün derim zira etle aram ezelden beri olmadığı halde, hovardalık babında tadına baktığım kaburganın destansı tadını uzunca bir süre unutabileceğimi zannetmiyorum.

İki buçuk saat öteden geldi Diloş, sırf bir fincan kahve içelim diye. Kursağımıza bile gitmedi ama yine de mutlu olduk. 
Kosta, İzmir'den arkadaşım. İkizlerini okuldan, başka yerlere götürüp getirme telaşı içinde onu da enseledik. 

Çok büyük bir çoğunlukla evde mutfaktaydım, resimlere aldanmayın. İzmir'den götürdüğüm şevketi bostan, arapsaçı, iğnelik, cibez, körmen bir buçuk günde bitti. Yorgo mutfak masasında bana arkadaşlık ediyordu. 
Harula okuldan döndüğünde, kapının dışına taşan anadolu esintilerinin hemen tadına bakıyordu. 
Hah! Dilara'nın geldiği gün büyük bir  tencere dolusu balık çorbası bırakmıştım. Döndüğümde muhallebi tabağı kadar kalmıştı -ki bir aşçının en mutlu anıdır bu! Bir gün mezgitli bamya yaptım, bir gün Aydın düğün çorbası. Kerevizli, havuçlu, pancarlı mezelerde renklendirdim sofrayı. Liste başı nar salatam, İzmir narıyla peydahlandı. Son gün de incir uyuşturmasıyla tanıştılar, tanıştıklarına pek sevindiler. 

Ah..bir gece bir Giritli mekanına gittik. Muhakkak halayların çeşitliliğini duymuş veya görmüşsünüzdür -ve umarım bunların hepsinin 'sırtaki' diye adlandırılmadığını biliyorsunuzdur. Neyse, gittiğimiz yerde Harula ve Yorgo'nun bir arkadaşı lavta çalıyordu. Hemen 'To meraklidiko puli' ve 'Thalassa mavri' yi istedim. Sonra halay çekmeye başladık.Yıllar önce Girit'te benim Aspa'dan öğrenmiştim ekibin en sonunda duran kişinin neden figürleri tekrarlamadığını ve minik adımlarla ilerlerken önüne değil, geriye doğru baktığını; efendim ekip sonu olan kişi köye Türk geliyor mu diye bakarmış...Bu korku, oyunlara yansımış! 
Tesadüf bu ya bir ara öyle denk geldi, birileri araya girdi ve ben ekip sonu oldum. Fırsat bu fırsat, hemen minik adımlarla, başım geriye dönük halde devam ettim ve eğer gelen olursa sms ile haber vereceğimi söyledim. Masadakiler yerlere yattı tabi. 
Başka bir gece Zythos'daydık, Harula'nın öğretmen arkadaşlarıyla. Eh, az kaldı bizi mekandan atacaklardı. Biraz fazla ses çıkarmış olabiliriz :) 
Sigara içilmez tabelasının önünde içtiğimiz sigaraları hiç saymıyorum -tamam bununla gurur duymuyoruz ama kağıt oynamıyoruz, yalnızlık zaten başa bela, o kadar kusur kadı kızında da olur.

Ve günler uçup, gitti. Son gün iki karış surat hava durumunu izlerken, yollar kapansın diye epeyce dua ettik. Jung'un kollektif bilinç olarak tanımladığı duruma rağmen yollar kapanmadı, otobüs vaktinde geldi ve ben sekiz saat sonra İstanbul'daydım, hem de ne İstanbul...kar, fırtına, felaket. 45' sonra bahar havasına bürünmüş İzmir'deydim. Bu arada mamografi sonucunu beğenmeyen doktorum, ultrasound sonucunu beğendi. Yine de başka bir doktora daha gitmem gerektiğini düşünüyorum. Memleket halleri belli olmaz...
Gövdem döndü ama ben daha burada değilim.
Bu hafta Apokries için Yorgo'ya sünnet kıyafeti göndermek niyetindeyim. Harula'ya da dansöz kıyafeti. Karnavala az kaldı. 

13-14 Şubat 2012'de Selanik limanındaki Kitchen Bar'da düzenlenecek olan fuara katılacak Diloş, kendi ürünleriyle.Yolunuz düşerse, kaçırmayın. 

19 Ocak 2012 Perşembe

Yavruağzı


Ne muhteşem bir renk bu?!
İnsanın içini sıcacık yapan, sebepsiz yere gülümseten!
Tabaktaki halini ne kadar izlediğimi bilmiyorum. Şimdi çok mutluyum, çünkü bu güzellik içimde :)

Matah bir iş yapmadım ama sonuç obsesyon yaratacak kadar ciddi. 


100 gr somon füme
2 kaşık labne
1 tanecik kapari


Minik peksimetlere, ekmeğe sürülebilir.
Veya benim kadar sabırsız iseniz, şımarma hakkınızı kullanıp kaşık kaşık yutabilirsiniz. 


Afiyetle...




7 Ocak 2012 Cumartesi

Sardalyalı Özlemaki Köftesi


Yeni yıl ve beraberinde getirdiği iç hesaplaşmalar zincirini kısmen alt ettikten sonra, dingin devinimlerle aitlik duygusunu en çok hissettiğim yere, terapi alanım tezgah başına geçtim.
Yok canım, görüşmeyeli her gün yemek pişti elbette mutfakta ama pür telaş içinde turbo sistem koşarken, laf olsun diye resim çekilmezdi, hele yazmak...Başımın üzerine bir fanus geçirip, her şeyden kendimi soyutlayamadan, hele ki klavyeyle arama giren envai çeşit angarya varken, Stanislavski'nin deyişiyle, günlük çalkantılarımı, paltomla beraber askıya asamadım.
Göğsümde yeni peydahlanan kitleyle ilgili net bir bilgi alana dek, dalgalar kaç kez kıyıya vurur ve gider bilmiyorum. Neyse, gün olur devran döner elbet.


Bugün Özlemaki'nin mutfağında sardalya vardı, ayıklandılar. Orta kemikler usulca çıkarıldı ve Girit dağlarının kekiklerine bezendi. Sonra:

1 çay kaşığı toz kırmızı biber
1/2 çay kaşığı zencefil
Deniz tuzu
kırmızı ve kara biber
2 kaşık yulaf kepeği
2 yaprak ince kıyılmış pazı
1 rende soğan
1 yumurta
rondodan geçirilmiş kekikli 1 kg sardalya

ile harmanlandı. Yağlı kağıdın üzerine kondular, 180c - 25' da sıcacık sofraya oturdular.

Afiyetle kalın.


31 Aralık 2011 Cumartesi

Yeni tur Yeni şans!

Epeydir yoktum. Bu arada Atina'dan Vasiliki geldi. İzmir'de dükkan baktık ama fiyatların uçuk kaçıklığı taşınma fikrini askıya aldı. Sonra Midilli'den Gianni geldi, Barselona'dan Anival. Şeb-i Aruz için Konya'ya gidene dek birkaç gün beraberdik mutfakta. Ardından Hatice geldi İstanbul'dan. Hatice, Şehir üniversitesinde Girit mutfağı üzerine yüksek lisans yapıyor. Mutfağa girdik, Giritlilerle röportaj yaptı, Bektaşi sofrasına oturdu. Hatice gitti, Tübitak için proje hazırlayan lise öğrencisi iki Antalyalı kızımız geldi. Çalışmalarını http://tubitakyolundagirit.blogspot.com/ da toparlayacaklar, destek olmak isteyenlere duyurulur. A bir haftasonu ben İstanbul'daydım.
Bütün kargaşasına rağmen, her köşebaşında bekleyen süprizlerini seviyorum onun.

Biraz yorgun olmakla beraber iyiyim. Evde olmak keyifli. Usul usul çiseliyor yağmur.

Umarım Yunusaki şu Sbs illetini iyi sonuçlar alarak atlatır -Erkin Koray sonuna kadar haklıydı bu anlamda. Umarım ben azıcık daha kilo veririm. Daha çok okuyacak ve daha çok yazacak vaktim olur. Kimbilir belki gökten zembille aşk iner, gülücükler bezenir yüzüme.
Belki başka bir şehre giderim.
Kimbilir...Yaşamak lazım.

Afiyetle ve sağlıcakla...

27 Aralık 2011 Salı

Memlekent dergisi Aralık sayısı

Efendim, Memlekent dergisi Aralık ayı sayısı Yunan adalarını tanıtıyor. İçinde üç tane yazım var Girit'e dair. İlgililere duyurulur.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Kuşburnu obsesyonu

Ben artık "tatlısever" oldum, sebebi Gülizar hocamızın dünya tatlısı annesi Satı teyzedir!
Odun ateşinde, kazanla kaynattığı kuşburnu pekmezinden bana gönderdiği kavanozun dibini ortalama 4 dakikalık bir hızla bi başıma bulduktan sonra, kolları sıvamak tabii olarak farz oldu.

Kemalpaşa Nazarköy'e yürüyüşe gittiğim bir vakit, al yanaklı bir teyzenin tezgahında iki avuç denk getirmiştim kendilerini, elbette kesmedi sonra 2 kilo aldım. Satı teyzenin kıvamına yakın oldu ama dediğine göre tazesinden yaptığım için rengi biraz açık olmuş. Kurusundan yapınca renk daha bordomsu tutuyor. Hakkımda hayırlısı, ben artık bir bağımlıyım!

Önce bir güzel yıkandılar, saplarından ayrıldılar. Sonra iyice kaynadılar.
Un süzgüsünden (kevgirden değil) az su takviyesiyle 3 kez geçtiler, zira kuşburnunun iç yüzeyindeki ipliksi dokunun karışması makbul değil. Ortaya çıkan enfes karışım yine tencereye geri döndü, 15 dakika daha kaynadı, iyice hallendi, halelendi. Sonra 2 kilo için sadece 4 bardak şekerle 10 dk daha kaynadı ve oldu, bitti.

Duyduk duymadık demeyin, beni bile baştan çıkardığına göre vazgeçemeyeceksiniz.

7 Kasım 2011 Pazartesi

Bentolarım üçlendi

Her gün doldurup işe götürdüğüm evladiyelik sefertasımın alüminyum olması sebebiyle, alternatif ararken bulmuştum Japon işi bento box'ları. İç yüzeyinin porselen alaşımı nedeniyle de beğenmiştim. Bu neşeli balıklar benim 2. bentom.

Minicik görünseler de epeyce malzeme alabiliyorlar.

İlk bentomun çubukları da var.

Sema ve Gülizar hoca okulda her gün bentodan çıkacak süprizleri bekliyor.

Bu benim 3 numaram. Piknik için de uygun, oldukça geniş -3 kişilik yemek kapasitesi var.

Cooking with the dog videosundaki kadar çeşit almıyorum yanıma ama izlemenizi mutlaka öneririm -konuşmacının aksanına gülmek serbest :)

16 Ekim 2011 Pazar

...

Yazın bittiğini idrak edememekten, hala arabaya biner binmez hemen pencereleri açıyoruz Yunus'la ve her seferinde birbirimize bakıp tebessüm ederek, camları kapatıyoruz. Sonra deftero fm açılıyor -evet evet artık 94.3 fm kanalından, sahildeyken deftero fm dinlenebiliyor. Ceket taşımak zul geliyor ama elzem. Neyse...

Bilenler bilir, benim bir Taki amcam var. Elena ve Pari'yle altı yıl boyunca Altay'da yüzerken antreman çıkışını bekleyen ailelerimiz de tanışmıştı. Haftasonları, şimdi Tahtalı Barajının suları altında kalan çiftliğimizde ağaçlara tırmanır, bahçe sulama havuzunda yüzer, komşu çiftlikte tütün dizerdik. Stella teyzem ve annem mutfaktan çıkmazdı. Taki amcamla, babam mangal başında rakı demlenirdi.

Kışın gelmesini hiç istemezdim çünkü o zaman Elena ve Pari okula gitmek için Atina'ya dönerdi.
Orta son sınıftayken artık burada Rum tohumu, orada Türk tohumu laflarından bıkıp NY'a yerleştiler. İstanbul Fatih doğumlu, Türk mahallesinde büyümüş Taki amcam Osmanlı düzenini NY 'da aynen devam ettirdi. Heybeli adalı Stella teyzem de Long Island'daki evin bahçesinde radika bulduğuna sevinir oldu.

Atina, İzmir, NY arası bir ömrün kıyısı acı, tatlı anılarla çeşnilendi.
6-7 Eylül olaylarını canlı tarihten duydu benim balkonum. Stella teyzemin kahkahaları, arkamızdaki baraj ormanına değip geri döndü evimize.

Bir gün hiç unutmam, emekli maaşlarını çekmek için İzmir'e geldikleri bir seferde, sabah kahvesi içerken Taki amcam kara kaplı defterini çıkardı. Babamın Giritçe beyitlerinden okudu birkaç tane ve sonra en arka sayfayı açıp 'bu da benden' dedi: 'İNSANI MEMLEKETTEN ÇIKARIRSIN AMMA, MEMLEKETİ İNSANDAN ÇIKARAMAZSIN.'

Sustuk. Tıkandık. Konuşamadık.

Taki amcam şimdi 80 küsur yaşında, daha düne kadar sırf ambalajındaki yazı Türkçe olduğu için İzmir'den Atina'ya hatta NY'a mercimek, bulgur, nar ekşisi yüklenip taşımıştır. Türkiye'de ilk kez örgü tel işini başlatan bir girişimcidir.

Geçen Pazar sabahı prostat kanseri olduğu ortaya çıktı, kemiklere de musallat olmuş meret hastalık. Sesimi kontrol edebileceğim anı bekleyip, hemen telefona sarıldım.

'İyileşeceğim canım kızım, İzmir'e geleceğim, balık yemeye gideceğiz.' dedi.

Dualarınıza ihtiyacım var.

2 Ekim 2011 Pazar

Kaşarlı kudret narı :)

Muhteşem bir doku ve nefis renkler, nefsime değdiler.


Geçen hafta zeytinyağına yatırıp, feri henüz azalmamış olan güneşle buluşturduğum kudret narı eli kulağında, olmak üzere. Bu hafta 5 tane daha aldım. Çekirdeklerini kuruttum, etiketledim, kaldırdım. Sonra içlerine rende kaşar ve kıyılmış dereotu doldurdum, yumurtaya sonra una batırıp kızarttım. İstifno da pek yaraştı yamacına. Tam o sırada Nur'um aradı, dertleştik azıcık...


18 Eylül 2011 Pazar

Özlemaki bugün mutfakta neler yaptı?

Özlemaki sabahın esselatında Üçkuyular pazarına gitti. Kudret narı aldı zira bu ara midesinde hafif bir yanma var.

Çekirdeklerinden biraz çaldı, etrafındaki kırmızı kısmı yaladı, yuttu.

Sonra kudret narını bir kavanoza koydu ve tepesine kadar Ayvalık sızması koydu. 10 gün sonra merhem kıvamına gelecek olan kudret narından sabahları aç karnına bir kaşıkçık yiyecek.

İri kornişonlara karşı zaafı olan -mama mia'sı Ioanna'nın deyimiyle- bu kıvırcık kız çocuğu iki kilocuk turşu kurdu, ama araya acur da sıkıştırdı.

Elbette bilirsiniz ama Özlemaki, turşuyu şöyle yaptı:

Kornişonları ve acurları güzelce yıkadı, kavanozlara yerleştirdi. Bu arada su kaynattı, soğuttu.
2 kg turşuluk malzeme için 7 kaşık kalın tuz
4 çay bardağı elma sirkesi
10-12 diş sarmısak
kereviz sapı olmadığı için yarım demet maydanoz
5-6 tane karabiber
üzerine kaynamış ve soğutulmuş suyu doldurdu, beklemek üzere tezgaha yerleştirdi.



Balığa ekşi yakışır'dan yola çıkarak semizotunu somonla pişirdi ve enfes oldu.

Manisa bağ bozumunda bahçeden aşırdığı körpecik kabak yapraklarını bir güzel haşladı.
Elbette yanına 1 patates 1 kabak da koydu, üzerine z.yağı & limonla afiyetle yedi ve yedirdi!

Kabak çiçeklerini doldurmayı yetiştiremediğinden, önce yumurta sonra una bulayıp kızarttı. Yanında Safranbolu sarmısaklarıyla hazırladığı yoğurtla bi güzel gövdeye indirdi.

Ayıptır söylemesi Özlemaki bi de safranlı & kestaneli pilav yaptı -kestaneler buzluktan- ama "insaf" denilmesinden çekindiği için onun resmini eklememeyi daha uygun buldu.

Özlemaki birazdan Yorgo ve Harula'nın hediyesi, Edward Lear'ın "The Cretan Journal" i okumak üzere çalışma odasına çekilecek.

İyi bir eğitim & öğrenim yılı dilekleriyle...

17 Eylül 2011 Cumartesi

KIZILCIK

Pazarda denk geldi, öyle bir sevindim ki tarifi yok :)
Genel olarak tatlıya düşkünlüğüm olmamasına rağmen, kızılcığın o mayhoş tadına, şerbetine, marmeladına bayılırım. Bekleyen işleri -yani çevirileri- azıcık daha askıda bırakıp, bombalanmış gibi görünen mutfağı topladım. Çalışma alanım rahatladı. Mutfağın ortasında duran ve hasarlı geldiği için değişmek üzere bekleyen buzdolabını kenara çektim ve kolları sıvadım.

4 bardak şeker
1 kilo kızılcık (sapları ayıklanmış ve yıkanmış)
1 parça tarçın (sonra atılmak üzere ve opsiyonel)
1 limon suyu

Hiç susuz, şeker ve tarçınla beraber kızılcıklar 20 dakika kaynadıktan sonra limon suyu ekledim, 5 dakika daha kaynattım, soğuttum, kavanozladım.

Kavanozladım ama eve 1 minik kavanoz kaldı, gerisi sevgili komşularıma.

Afiyet oldu!

4 Eylül 2011 Pazar

Gelinimizden Galaktobureko =)

Efendim benim Aspa'mın kardeşi Yorgo, Katerina'yla geçen bahar Kalamata'da evlendi ve şimdi Resmo'da maşallah pek mutlu yaşıyorlar. Sempozyumun ardından, herkes işinin başına döndükten sonra malzemelerini toplayıp geldi bir gün. Eli de çabuk, yoksa galaktobureko kolay olacak iş değil. Tatlı sevmeyene bile -mesela ben!- hoş gelecek, tahammül edilebilir bir güzellik olan galaktobureko, şahsıma sıfat olarak da yakıştırıldığından Katerina'nın püf noktalarına mümkün olduğunca dikkat etmeye çalıştım.

Malzemeler şöyle

Krema için: 1 fincan irmik
1.5 fincan şeker
700 ml günlük süt
300 ml. krema
4 yumurta
3 yemek kaşığı tereyağı
2 paket vanilya
1 limon kabuğu rendesi
150 gr tereyağı (yufkaların arasına sürmek için)

Şerbet için: 700 gr şeker
400 gr su
1 limon kabuğu
1 kaşık limon suyu
Şerbetin malzemelerini orta ateşe koyduktan sonra 4 dk kaynatıp, söndürüyoruz ve soğumaya bırakıyoruz. (Keyfinize göre limon kabuğu yerine 1 parça tarçın da şerbete ayrı bir aroma ekleyebilir.)

Tepsiyi güzelce yağladıktan sonra 5 tane baklavalık yufkayı, her birinin arasına tereyağı sürmeye devam ederek döşüyoruz ve bir yandan kremamızı hazırlamaya koyuluyoruz. Süt, krema, irmik, şeker, vanilya limon rendesini kısık ateşte sürekli karıştırarak pişirmeye başlıyoruz. Yumurtaların sarısını ve beyazını ayırdıktan sonra beyazını köpük gibi olana kadar, sarısını da ayrı bir yerde çırpıyoruz ve sarıları yavaşça beyazlara yediriyoruz ve azar azar tenceredeki karışıma ekliyoruz. Sırada 3 kaşık tereyağı var. Artık karışım tencerede daha rahat çevrilebilir. 5 dk daha karıştırıp, tencerenin altını kapatabiliriz.

Tepsiye döşediğimiz yufkaların üzerine kremayı döküyoruz ve ardından iyice yağlanmış diğer 5 yufkayı da kremanın üzerine örtüyoruz. (Tepsinin dışında kalan yufka var ise tepsinin içine doğru onları sıkıştırabilirsiniz) Kareciklere bölüp geriye kalan tereyağını da galaktobureko üzerine gezdiriyoruz (hatta elimizle su serpiyoruz) ve 180 derecede 1 saat pişiriyoruz. Tepsiyi sıcacık fırından aldığımızda artık soğumuş olan şerbeti üzerine kaşık kaşık yedirebiliriz. Şerbeti iyice içine çektikten sonra artık sizler galaktobureko'yu sıfat olarak mı kullanırsınız yoksa isim mi buyrun deneyin!

Katerina bana tatlı yedirmeyi başardı, hem de 3 parça. İlk galaktobureko yiyişim değildi ama Katerina'nınki kadar güzeline de denk gelmemiştim, haberiniz ola =)

26 Temmuz 2011 Salı

1. Girit Gastronomi Sempozyumu 16-17 Temmuz 2011 Karanou/Hanya

Arkeolog, Yunan Yemek Tarihi Araştırmacısı ve Yunan Gastronomi Sempozyumunu düzenleyen Mariana Kavroulaki'nin davetiyle katıldığım 1. Girit Gastronomi Sempozyumundan geriye kalan tatlı bir yorgunluk ve mutlulukla yine burada olmak ve ılık tılsımları paylaşmak pek keyifli. Son derece verimli olan sempozyum programı ve katılımcıların konuşma özetleri için lütfen linklere buyrun :)

Denizleri aştım da geldim sabahın beşinde, dede toprağım Hanya'ya, şükürler olsun yaban güzelliğiyle bir kez daha kavuşturana...Souda limanından yola çıktıktan 45' sonra sempozyumun gerçekleştirileceği köye, yeşilliklere boğulmuş Karanou'ya vardık. Heyecan, uykusuzluk ve yorgunluk harmanı halinde kendimi salonda buldum. Sunumları kaçırmamaya gayret ederken, heyecanımı yendiğime inandığım anlar olmadı değil tabi ama sıra bana geldiğinde yüreğim gümbür gümbür,zihnim bulut gibi, geçmişten içime dolan bir sürü ruhun ağırlıkları ve hafiflikleriyle platforma çıktım. "Mübadele sonrası İzmir'de yaşayan Girit Mutfağı" konulu, Yunanca yaptığım konuşmamı izlemek isterseniz 15. dakikadan itibaren buyrun.


Aralarda ikram edilenler arasında gravyer peyniri, miniminnacık siyah zeytinler, irmik ve sütten yapılan Yunan tarhanasının fava kıvamında pişmiş hali (sağda, açıkta) enfesti -ki Kuzey Yunanistan'da da yapıldığını görmüştüm.

Yine sağ tarafta fava kıvamındaki tarhana var. Sol tarafta peksimet üstü fava ve tütsülenmiş et.




İşte burada çocukluğumdan tadı damağımda kalan domatesler mevcut.



Pür telaşımızdan sohbet edecek pek vaktimizin kalmamasına rağmen Phd. Füsun Ertuğ'la tanışmak güzeldi.

Girit diyetinde yer alan yabani otlarla ilgili bir afiş.






Katılımcılar için evlerinde hazırladıkları yemekleri paylaşan Karanou'lu kahraman kadınlar, konukların yemeklerini beğenmeme ihtimali üzerine yaşadıkları endişe bana göre mütevazılığın son sınırıydı zira herşey olağanüstü lezizdi.



Şef Ioanna Pantelaki son 10 yıldan beri sadece Girit mutfağı üzerine çalışıyor.


Ve bizlere şefin elinden, parmaklarımızla beraber arapsaçı ve soğanlı gözleme yemek şerefi düştü.

Hanya'dan Karanou'ya gelen arkadaşlarımdan biri sevgili Filitsa.

Birer lokmacık olur her bir kaliçunya. Bahçedeki otlardan ve mizithra peynirinden hakkına düşen payı, saçta zenginleştirir.

Salyangozsuz bir sempozyum düşünülemezdi. Hem tavada, hem buburisti, hem domatesli, hem fırında kabaklı çeşitleriyle yüklü programın ardından şahsen bana çok iyi geldiler :)

Nohutlu pilavın püf noktası, tam pişme aşamasının ortasında azıcık limon suyu!

En çok ilgi gören yemeklerden biriydi patatesli kestane.

Kabaklı & peynirli Girit böreği

Yaprak sarma üstüne kabak çiçeği dolma

Vicky'nin sunumuyla Katina hanımın gözlemeleri için tık tık.
Resimde gördüğünüz bütün masayı sıradan incelemek için ise buraya tık tık :)



Sempozyumun ikinci günü, sunumlar başlamadan önce sabahtan bir peynir imalathanesine gittik. Gittikçe Afrika'ya yaklaşan adanın aşırı sıcağının da etkisiyle gravyer cennetinden çıkmayı hiç istemedim!

Devasa kazandaki her bir kelle sıkça ters yüz ediliyor.



Mizithra olma yolunda...



Yine bize ikram edilen, tadı damağımızda kalan gravyer.



200 kiloluk kazandan bezlere dökülerek alınan ve askılarda süzülmeye bırakılan lor.



Dönüşte minik bir mola verdiğimiz Samaria vadisi.



Lefka Ori ve Volakias dağları arasında kalan Samaria




Başka bir molada, süt kaymağının pişirilmesiyle yapılan staka bana elbette yine babamın Pazar sabahı kahvaltılarını anımsattı. Bazen üstüne şeker ekerek, bazen yumurtalı yaptığımız bu lezzet, elbette tüm sınırları zorlayacak kadar kalori yüklü.



Sevgili Mariana'nın evinde misafirdim sempozyum boyunca. Evin girişinde yer alan fırın ve ocak belki de şimdiye kadar gördüklerim arasında en güzeliydi.



Mariana'nın annesi Maria hanım da katılımcılar için kolları sıvayanlar arasındaydı. Yüzüne pek yaraşan tebessümü ve onun elinden yediğim defneli mercimek, dereotlu barbunya püresi damağımda en çok iz bırakanlar arasında.



Kimbilir belki 10 belki 12 yıldan beri evcilik oynarız yanımda oturan Anestos ve ailesiyle. Onca telaşına rağmen Irakleio'dan üç saat direksiyon sallayarak sempozyuma geldiği için çok mutlu oldum.




Sonuç olarak baştan sona muhteşem bir deneyimdi, son dakikada Vicky'yle yaptığımız sohbette de göreceğiniz gibi tekne gibi sallanacak kadar bitkin, köyün papazının peşime düşüp beni vaftiz etmeye kalkışmasına rağmen inatla dinç üçüncü kuşak İzmirli bir Giritli olarak orada olup, Giritli olmak ve mutfak üzerine iki kelime etme fırsatı verildiği için bir o kadar da mutluyum. Üzerine kaymak misali Greekbloggers arasına girmek de ayrı bir sevinç. İki yıl sonra gerçekleşecek 2. Girit Gastronomi Sempozyumu için şimdiden davet almış olmanın keyfinden mi yoksa memleket havası alınca iyileştiğimden mi yoksa bir yerlerden babamın gülümsediğini hissettiğimden midir bilmiyorum ama nihayet keyfim yerinde şükürler olsun!
Sağol Mariana.
:)